Bir grup Oasis dostuyla yaptığımız Edinburgh’dan Galway’e İskoçya ve İrlanda turumuzun tadı damağımızda kaldı diyebilirim. Grup üyeleri bu tura katılmak için o kadar istekliydi ki, kayıtları birkaç ay önce kapatmak zorunda kaldık. İlk durağımız, İskoçya'nın Edinburgh şehriydi; burada sadece bir gece kaldık, ancak bu süreye, kentin güzelliğini ve kültürünü derinlemesine anlatan, son derece bilgili yerel rehberlerimiz Stewart (84) Douglas (daha genç) ile üç saatlik harika bir yürüyüş turu da dahildi. Karşılama yemeğimiz, ünlü Howies Restaurant'ın yerel şefi tarafından hazırlanan, ağız sulandıran başlangıçlar ve ana yemeklerden oluşan gerçek bir şölen niteliğindeydi.
Ertesi sabah, Easyjet uçağıyla Belfast'taki 'George Best' havaalanına indik. İrlanda turumuz boyunca bize rehberlik edecek olan şoför-rehberimiz Joe O'Reilley ile buluştuktan sonra İrlanda'nın Ulster bölgesini keşfetmeye başladık.Kuzey İrlanda'daki ilk günümüz, Antrim kıyısı boyunca manzaralı bir sürüşle taçlandı. İlk durağımız, ünlü Bushmill viski damıtımevinin bulunduğu küçük Bushmill kasabasıydı. Burada ilk İrlanda viskimizi yudumlayarak 'Devler Geçidi' adı verilen jeolojik bir mucizeyi ziyaret etmeden önce ruhen hazırlanmış olduk. Adeta doğanın usta elleriyle şekillendirilmiş milyonlarca yıllık kaya oluşumlarına tanık olmak, hepimizi gerçekten hayrete düşürdü. Ardından, 15. yüzyıldan kalma Dunluce Kalesi'nin yalnızlığı ve romantik ortamı hepimizi büyüledi. Kuzey İrlanda, Belfast'ta Siyah Taksi turu olmadan asla tamamlanmış sayılamazdı. O nedenle böylesi iç burkan bir tura çıkmayı göze alan grubumuzun yarıya yakını 1965'ten 1998'e kadar İrlanda'daki 'Sıkıntılı Zamanlar' olarak adlandırılan dönemde yer alan çatışma alanlarını yerinde ziyaret etmek için Siyah Taksilere doluşup, dönemin tanığı taksi şoförlerinden birinci ağızdan alınan bilgilerle siyasi ve dini olarak ayrılmış bir kentte yaşamanın nasıl bir duygu olduğunu en derinden hissetmiş olduk.
Bir zamanlar ünlü Titanic'in inşa edildiği Harland & Wolf gibi devasa tersaneleriyle övünen "Hüzünlü Şehir" Belfast'ı geride bırakarak, ülkenin koruyucu azizi Aziz Patrick tarafından kurulan Katoliklerin en eski katedrali ile hemen karşı tepede yer alan Protestan Katedrali’nin yer aldığı İrlanda’nın dini başkenti Armagh’ı ziyaret ettik. İrlanda’da pek çok şehirde birden fazla katedral olması iki mezhebin rekabetinden kaynaklanan bir durum olarak karşımıza çıkıyor.
Dublin'e vardığımızda heyecanımız doruktaydı. Turumuzun başından beri özlemini duyduğumuz kenti nihayet görüyorduk. Otobüsten indikten sonra, bizi doğrudan Trinity Koleji'ne götüren Joe'nun peşine takılıp Temple Bar sokaklarında yürüyerek Trinity College’a koşturduk. Üniversitenin Long Room olarak anılan tarihi kütüphanesini ziyaret etmek, 8.yüzyılda el yazısıyla yazılmış ve resimlerle süslenmiş dört İncilin bir arada sergilendiği Book of Kells, Keller Kitabını görmek ve antika ciltlerle dolu kitap raflarının kokusunu genzimizde hissetmenin verdiği mutluluk bambaşka bir duyguydu. 1598 yılında I. Elizabeth tarafından ülkenin seçkin çevreleri için Protestan bir erkek koleji olarak kurulan Trinity Koleji, bağımsızlığın ardından yönetici elitin dini ve siyasi hakimiyetini kaybederek kademeli olarak demokratik evrime uğrayarak günümüzde karma eğitim programlarıyla Cambridge ve Oxford ile birlikte dünyanın önde gelen üniversitelerinden biri olmanın gururunu paylaşıyor. Şehir turumuza, 1916 Paskalya İsyanı sırasında çatışmaların yaşandığı yerleri gördüğümüz ünlü Stephen's Green'de ve ünlü alışveriş caddesi Grafton’da yürüyerek devam ettik. Günümüzü, bir pub'da Guinness birası eşliğinde balık ve patates kızartması yiyerek bir İrlanda klasiği ile keyifli bir şekilde tamamladık.
Ertesi gün Dublin'den ayrılıp batıya, Connacht bölgesine doğru yola çıktık. Bugün turumuzun en önemli noktası, İrlanda'nın bir diğer doğal mirası olan Moher Kayalıklarıydı. O güne kadar hava son derece güneşli ve ılıktı, ancak Atlantik Okyanusu'na vardığımızda, sanki bize İrlanda'da olduğumuzu hatırlatmak istercesine aniden yağmur ve sis başladı. Her neyse, yağmur ve sisli havaya rağmen manzara yine de muhteşemdi. Okyanus kıyısındaki 250 metreden yüksek dik kayalıklar boyunca 2,5 km'den uzun bir şerit boyunca, yağmur altında bir patikada yürüdük. Ziyaretçi merkezine sığındığımızda, bölgenin fauna ve florasını gösteren bir film ve etkileyici kayalıkların drone çekimleri vardı. Kayalıkları gezdikten sonra, Joe bizi okyanus boyunca çok dar bir sahil yolundan, bir zamanlar adanın Britanya'dan ayrılmasından önce bir buzul olan Burren Milli Parkı'nın kıyı şeridinin ve kayalık tepelerinin etkileyici manzarasını izleyerek Galway'e doğru keyifli bir otobüs yolculuğuna çıkardı. Kente varmadan hemen önce, Kinvarra kasabasındaki 7. yüzyıldan kalma yerel bir krallık kalesinin kalıntıları üzerinde 16. yüzyıldan kalma, sağlam bir şekilde ayakta duran Dungaire Kalesi'ne uğradık. Galway barları, canlı müzikleri, dost canlısı insanları ve yün dükkanlarıyla birlikte her yönüyle gerçek bir İrlanda kasabasında olduğumuzu hissettirdi.
Ertesi sabah Athlone ve Tullamore üzerinden Dublin'e geri döndük. Athlone'daki 12. yüzyıla kadar uzanan en eski pub olan Sean's Bar'a uğramadan geçemezdik. Bir yudum İrlanda kahvesi ve viski, günün geri kalanı için ruh halimizi yükseltti. Bir sonraki durağımız, 12. yüzyıldan beri var olan Oflay Kontluğu'ndaki Birr Kalesiydi; önceleri Rosse Kontu O'Carroll ailesinin yönetimindeyken, daha sonra kalenin hala sahibi olan Parsons ailesine geçmiş. Son derece bakımlı bahçelerinde huzurlu bir yürüyüş yapıp 19. yüzyılın ortalarına ait devasa teleskopu izledik. Parsons ailesi tarihinde birçok yenilikçi bilimsel projeye imza atan önemli üyeler yetiştirmiş. Öte yandan Tullamore, kendi adını taşıyan bir viski damıtmevine sahip olması nedeniyle başka bir ilgi noktasıydı. Dublin şehrine geri dönmek ise yine çok heyecan vericiydi çünkü bu canlı metropolde yapılacak ve görülecek pek çok şey vardı.
Seyahatimizin son günü, ülkenin güneybatısına doğruydu devam ettik. 6. yüzyıldan kalma Aziz Kevin Manastırı kalıntıları arasında keyifli bir yürüyüş yaptığımız Glendalough Milli Parkı son derece huzurlu bir doğal ortam sunuyordu. Aziz Kevin'in adı, Wiclow dağları üzerinden geçen dağ yoluna da verilmişti; burada araba sürmek, yeşilin binlerce tonun eşliğinde koyun ve buzağı sürülerini izlemek gerçek bir şölen gibiydi. Ardından, İrlanda hükümeti tarafından eski sahibinden sadece elli sterline satın alındıktan sonra çok iyi bir şekilde restore edilmiş kalesiyle bir başka kültürel miras kasabası olan Kilkeny'ye doğru yola çıktık. Tuhaf değil mi? Bazen aristokratlar, en parlak dönemlerindeki zenginliklerini kaybettikten sonra cimrileşebiliyorlar. Left Bank Bistro'da hızlı bir öğle yemeği yedikten sonra, kasabanın dar sokaklarında ve ara sokaklarında keyifli bir yürüyüş yaptık. Hatta ABD'deki bir yarışmaya katılmak için para toplamak amacıyla şehir merkezinde şarkılar söyleyen yerel bir koroya rastlamak da günün sürprizlerinden biriydi. Ardından son gecemizi geçirmek için Dublin'e geri döndük. Veda yemeğimiz, İrlanda mutfağıyla ilgili gastronomi deneyimimizin en önemli noktasıydı, bunda şaşılacak bir şey yok. Quays Irish Restaurant'ta servis edilen akşam yemeğinde, nefis deniz mahsulleri çorbası ve dana güveci, ardından da cheesecake ikram edildi. Temple Bar bölgesi gibi turistik bir mekanda böyle bir gastronomi şölenine tanıklık etmek hepimiz için şaşırtıcı ancak bir o kadar da keyifli oldu . Son gecemiz, sıradan bir barda, sıradan bir kalabalığın sıradan bir şarkıcının şarkılarıyla neşelendiğimiz canlı müzikle sona erdi.
Goidfidh mé uaim thú* ( Gwi-fee may oo-im hoo )
*Sizi özleyeceğiz
t

Diğer Blog Yazıları